Diğer sayfalar için sağa ya da sola kaydırın

1. KISIM: GİRİŞ

Abu Dabi’den İstanbul’a taşındıktan kısa süre sonra, 2014 yılında başladığım bir kitap yazma projem var.

Biraz otobiyografi, biraz deneme yazısı tarzında, ortaya karışık bir şey. Türkçe ve İngilizce eş zamanlı olarak ilerletiyordum. Yaklaşık 100’er sayfa yazmıştım. Ama aradan geçen on yıldan fazla süre içinde, çevrem de ben de değiştik, metin de biraz eskidi.

Şimdi yeniden ele almaya başladım bu projeyi. Paylaşmaya değer bulduğum bazı kısımları güncelleyip tamamlayayım dedim. Böylece karşınızdayım. Gezgin Çintemani’den sevgilerle…

“Gezgin”

“Anlatılmaz yaşanır” derler, ama yazmak da lazım oluyor… Yazmak, başka türlü anlam verilemeyecek durumlara anlam vermek, bir nevi kendi kendine terapi yapmak, malum.

Yıllarca – yani hayatımın büyük kısmı – şehirden şehire, ülkeden ülkeye, kültürden kültüre ve ruh halinden ruh haline savrulurken, yazdım, kendime notlar aldım.

Paylaşmak da yazmanın ikizi. Birilerine derdimizi anlatmak istiyoruz. O birisi, önce kendimiz oluyor, bazen sadece kendimiz. Sonra da, bazen, başkaları. Dünyaya, uzaya, fikirleri fırlatmak, “haydi rastgele!” diyerek.

Başkaları da yazdığımızı okumaktan keyif alabilir, özdeşleşebilir, faydalanabilir diye. Tarihe ufak da olsa özgün bir not düşmek için. Ya da başkalarının bizi beğenmesi ve anlamasını sağlamak arzusu ile paylaşırız. Günümüzün dijital teknoloji ve sosyal medya ortamında bunları tartışmaya bile gerek kalmadı… Tüm bilgi kirliliği ve aşırı dozuna rağmen, anlamlı şeyleri paylaşma durumumuz bakidir, insanız sonuçta.

Ben çok gezgin bir insanım. Bu her şeyden önce bir diplomat çocuğu olmamdan kaynaklandı. Diplomatik yolculuklar sonra yetişkin hayatımda da devam etti: lisansüstü eğitimi, iş için ‘expat’ olarak yurtdışında yaşam, memlekete kesin dönüş yaptıktan sonra da iş ve sosyal amaçlı yapılan düzenli yolculuklar. Ortaya çıkan, ‘uluslararası bir Türk’.

Gezgin Çintemani kitap denemesinde, diplomat çocuklarından birinin (veya ‘üçüncü kültür çocukları’ diye çevirebileceğimiz ‘third culture kid/ 3CK’lerin) durumunu tuhaf ve komik hikayeleriyle birlikte anlatmaya çalışıyorum.

Diplomat çocuklarının (İngilizce ‘şımarık çocuk’ kelimesinden türetilen ‘diplobrat’ de denirler) durumunu incelemeyi, ilk defa 1996 civarında, yani üniversite zamanı, bir proje olarak düşünmüştüm. Türkler bu konuda bir araştırma yapmış mı derken, Amerikalıların yaptığını öğrendim (tabi ki yapsa yapsa ilk onlar yapar!). Önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir araştırmasını (state.gov’da, linki kaybolmuş), sonra bir antropolog kadının (Ruth Hill Useem) çalışmalarını, sonra da 3CK’lerin kendilerinin yarattığı web portallerini buldum. (Useem’in deyimiyle, 3CK’in en öz tanımı şu: “ebeveynleri ile birlikte başka bir topluma giden çocuklar”.) Buralardaki bilgiler, dünyanın tüm ‘uluslararası çocukları’ için geçerli mi sorusuna, yerel kültürel koşullara göre biraz uyarlanması gerektiği için yüzde yüzde olamaz, ama mutlaka bazı benzer eğilimler oluyor diye yanıt veririm.

Bu hayatın benim için kişisel anlamını özetlemem gerekirse, öncelikle, anne-baba-kızkardeşim ve benim oluşturduğum çekirdek ailenin, çocukluk-gençlik yıllarında, birbirinden kopuk değişik yerlerde birer uzaylı gibi hissettiğimizde birbirimizden aldığımız destek ve dayanışma açısından çok önemli olduğunu söylemeliyim. Yaz tatillerinde geniş ailenin yanında geçen birkaç hafta ise, aksak da olsa “anayurdumuz” ile bağlarımızı sürdürmemizi mümkün kılıyordu.

Sürekli veya düzenli aralıklarla seyahat etmek, yer değiştirmek ve birçok farklı yerde yaşamak, hem müthiş bir hareketlilik ihtiyacı getiriyor, hem de yaşadığınız yerlerde kısa zamanda ‘yerleşmek’ ve ‘oralı olmak’ alışkanlığını ve becerilerini geliştiriyor. Bir nevi bukalemun oluyorsunuz. Uyum sağlamak = hayatta kalmak… Bir yandan da hayatı meydana getiren her anın önemli, değerli olduğunu anladığınız zaman, zor yerlerin geçip gitmesini beklemekten ziyade, hemen oranın tadını çıkarmaya bakmanız gerekiyor.

Daldan dala uçup, kısaca konmak, yine uçmak, uzaklara kaçmak… Bazen çok rahatlatıcı bir özgürlük, bazen de yaşamı ağırlaştıran bir yalnızlık ve kopukluk hissi. Bir nevi ‘ebedi turist’ ve gözlemci olmak.

Bu bizi diplomasi, kültür ve turizm alanlarında meslek edinmeye yatkın kılıyor olsa gerek. Mimarlık, planlama, coğrafya, kültür mirası alanlarında, yer, mekan ve yerküre ile ilişkimiz, sürekli varolan temalar veya alt-metinlerdir. Yerlere ve kültürlere biraz makro ölçekten analitik olarak bakmakla, yerler ve kültürler arası sıkışmışlık hissinizi dağıtma ve hayırlı işlere kanalize etme şansı da bulabiliyorsunuz, bir nebze.

Makro ölçekten bakmak demişken, farklı olaylar ve konular arasında bağlantı kurmak da biz hareketli tipler için zevkli ve doğal bir uğraş olsa gerek. Ben bir ‘genelci’(‘generalist’) olmayı bu yüzden seviyorum herhalde. Bu kitapta da, kendi meslek alanım olan şehir planlama ve kültürel miras koruma konusunu kişisel gözlem, sağduyu ve sezgilere dayanan yorumlarımla ele alıyorum.

“Çintemani”

Böylece kitap başlığının ‘gezgin’ bölümünü anladınız sanırım. ‘Çintemani’ kısmına gelecek olursak, beni uzun zamandır kendine çeken bu simgeyi, Osmanlı sanatı ile ilgili müze, sergi, hediyelik eşya mağazalarında birçoğumuzun görme şansı olduğunu tahmin ediyorum. Ancak ben onu 2001 yılında annemin-babamın evindeki bir yastığın deseninin kopyalayıp koluma dövme olarak yaptırmaya götürdüğümden beri daha da severim. Türk kültürüne özgü bir sanatsal motifi bedenime işleyip yanımda taşımak, belki benliğimize işlemiş kimliklerin bir simgesi olarak anlam buldu.

Çintemani deseninin anlamı, tarihi ve kültürel önemi ile ilgili yıllardır ufak ufak okuduklarımdan bildiklerim var, ama şimdi tekrar birkaç makaleye baktım (Bulut 2018, iznikmavicini.com, Paralı ve Mangır 2024, Wikipedia/cintamani gibi), sonra da ChatGPT’ye soruverdim, şöyle bir özet verdi (Yapay Zeka çağına girdik, neden olmasın, yararlanalım yani değil mi?)

“Çintemani deseni, Türk-İslam sanatında özellikle Osmanlı döneminde yaygınlaşmış, kökeni Orta Asya’ya dayanan kadim bir motiftir. Adı Sanskritçedeki “cintamani” (dilek taşı, uğurlu mücevher) kelimesinden gelir ve güç, kudret, mutluluk, koruma gibi anlamlar taşır. Desen, genellikle üç yuvarlak (üçlü inci veya benek) ile onların yanında ya da arasında yer alan iki dalgalı çizgiden (kaplan postu veya bulut motifi) oluşur. Osmanlı’da 15. yüzyıldan itibaren saray kaftanlarında, çinilerde, kitap süslemelerinde ve tekstilde kullanılmış; padişahın kudretini, bilgelik ve adaletini simgeleyen bir hükümdarlık alameti haline gelmiştir. Hem kozmik güçleri hem de dünyevi iktidarı yansıttığı için, Çintemani motifi “Osmanlı gücünün sembolü” olarak da kabul edilir.”

Çintemani’nin Doğudan gelip Anadolu’da Batılılaşması hikayesini, Türk sanatı bünyesinde bir kimlik olarak benimsemek, bana çok iyi geliyor. Ben de Batılı bir Doğuluyum; Dünya vatandaşı bir Türk’üm. Hem milliyetçi ve vatanperver, memleketsever, topluma duyarlı olma gayretlerim, hem de özgür, her yeri kapsayan, hem her yere ait olup hem de hiçbir yere ait olmayan bir yapım var. Böyle tanımlayalım. Biz, kendimizi nasıl tanımlarsak oyuz, öyle değil mi?

* * * *

2. KISIM: ŞEHİRLER, HAYATLAR VE ANILAR


1. Bölüm: Geçmişin, şimdiki anın ve kaybolmayan anıların zamansız şehirleri


Bu bölümde geçmişten bugüne kadar yaşadığım şehirlerden kalan izlenimleri ve anekdotları, yazdığım gezi güncelerinden ve 2005 Aralık’ından beri yazageldiğim Yeni Yıl mektuplarından alıntılar da yaparak paylaşıyorum. 

18 şehirde- bazılarına tekrar gelinmek suretiyle- geçirilen 25 fasıl (bkz. Tablo 1)… Bazıları daha belirgin yer teşkil etti ve bir parçam hala ‘oralı’ hisseder. Bazıları ise daha silik izler bıraktı- hayal meyal bazı hatıralar, veya hatırlamasam da bana anlatılanlardan oluşan izler.. Hangi şehir senin ‘esas şehrin’, diye sorsalar, bu sorunun cevabını vermek çok zor. Bu ‘belirginlik’ ve ‘önem’ derecesi, daha çok bir his olarak yaşanıyor. Yine de bunu , daha ‘bilimsel’ bir temele oturmaya çalıştım bir ara, bir şehre sizi en fazla bağlayan şeylerin neler olabileceğine dair birtakım ölçütler belirleyip (orada kaç  yıl yaşandığı, ayrılalı kaç yıl geçtiği, oradan kalma aktif arkadaşlıklar) puanlama yaparak. Bir de şehirlerin güzelliği, çekiciliği ve yaşam kalitesi var, tabi. Ama nedense bu en önemli ölçüt olmuyor, günün sonunda. Şehirlere güzellikleri için hayran olabiliriz, ama bağlanmak sanırım başka bir şey… 

Evet, bu “nerelisin” sorusu, bazıları için cevaplaması çok zor bir soru. Kütüğüm halen Babamın memleketi, Aydın – Nazilli ilçesi, ama oraya 2-3 yılda bir birkaç günlük tatil ziyaretleri dışında gitmeyince, aşağıdaki tabloya koyamadım bile. Bir şekilde oradaki akrabalarımıza, evlerimize, tarlalarımıza bağlı hissetsem de, bu soyut bir bağlılık. Bir de Anne tarafının İzmir’de yerleşmişliği var, oraya da sömestr tatillerinde gidilirdi çocukken. Ancak İzmir’e tabloda sadece tek bir satırlık yer verdim. Bazı insanlara sorduklarında kısayol cevabı Nazilli oluyor. Ama gerçek cevap, uzun bir paragraf isteyen karmaşık bir hikaye oluyor. Bazı insanların tek bir şehri var, onlara hem acıma hem de gıpta etme arasında gidip gelen hisler besliyorsunuz. Bu memleket arayışı, sonunda hepsini sahipleniş ile, bir “dünya vatandaşı” olmakla çare buluyor.


Tablo 1: Yaşanılan şehirlerin kronolojisi

1. Cenevre (1975-76) 6 ay
2. Kuşadası 1976-97 22×2 ay yazın
3. Bangkok 1976-78 2 yıl
4. Ankara 1978-80 1983-85 1989-93 1994-98 2000-06 (2007-08) 2+2+4+4+6+0.5=18.5 yıl
5. Tebriz 1980-81 1 yıl
6. İzmir 1981-82 1 yıl
7. Roma 1982-83 1 yıl
8. Helsinki 1985-89 4 yıl
9. Tahran (1990-92) 1+1= 2 ay
10. Berlin 1993-94 1 yıl
11. Çeşme  1998- 28×2 hafta yazın
12. York  1998-99 1 yıl
13. Ulan Batur (1999-2000) 2 ay
14. New York  2006-07 1 yıl
15. Abu Dabi  2008-2012 5 yıl
16. Istanbul 2013-18 2019-22 2025- 6+3+0.5=9.5 yıl
17. Gaziantep (2019) 6 ay
18. Mudurnu 2022-25 3 yıl

Yaşanan, ziyaret edilen, çalışılan ve “proje yapılan” şehirler

Bu tablodaki şehirler, çoğunlukla altı ay veya daha fazla kalınmış, veya ailenin yaz dönemlerini geçirdiği ve çok uzun yıllar boyu düzenli olarak en az birkaç haftalığına kalınan yerleri içeriyor. Yazlık beldeleri, bizimki gibi çok yer değiştiren bir çekirdek ailenin geniş ailesiyle buluşup vakit geçirebildiği, her yıl tekrar eden yazlık ritüelleri ile istikrar ve güven ortamı sağlayan yerler oldu. Anneanne, babaanne, dedeler, halalar teyzeler amcalar dayılar, kuzenler, yazlıklarda daha çok görülürdü. Şimdilerde daha seyrek de olsa, bu görüşmeler devam ediyor, ve herkesin hayatı ayrı ayrı yaşanıyor olsa da çok eski köklere dayanan aile bağları insana iyi geliyor.

Sonra bir de mesleki nedenlerle, mimarlık-şehir planlama-koruma projeleri için düzenli olarak ziyaret edilen, araştırılıp analiz edilen, makale yazılan, gelişmesi için kafa yorulup uğraş verilen şehirler var. Bunlara da çok farklı, özel ve hatta tuhaf bir bağ duyabilirsiniz. Benim için bunların en önemlileri, Nevşehir-Ürgüp (Kayakapı) (2000-06), Abu Dhabi-Al Ain (2008-12), Aydın-Kuşadası (2008-11) Gaziantep (2008-11, 2019), ve Bolu-Mudurnu (2008-11, 2013-25) olarak sayılabilir. Ayrıca, 2000-06 yıllarında çalıştığım mimarlık bürosunda proje yaptığımız Antalya-Alanya, Antalya-Demre (Aziz Nikolaos Kilisesi), Antalya-Finike (Gökbük), Muğla-Fethiye (Kayaköy), ve İstanbul-Beyoğlu (Pera Palas) yoğun ve güzel anılar içerir. 2015 sonrasında ise İstanbul merkezliyken çalıştığım danışmanlık işleri beni İstanbul-Eyüp (2015-16), Konya-Ereğli (İvriz) (2015-16), Mersin-Boğsak (2015-17) ve İzmir (Kemeraltı- Tarihi Liman Kenti) (2021-22) gibi mekanlara götürdü. Çalıştığınız yerleri tanıdıkça, oralar için dertlenen birer paydaş haline geliyorsunuz ve hayat boyu oraların nasıl geliştiğini merak edip iyi şeylerin olmasını diliyorsunuz. Birer insanmış gibi her şehrin kişiliğine karşı bir ilişki geliştiriyorsunuz.


Şehre karşı kendini konumlamak

Her insanın bireysel, eşsiz bir ilişkisi var şehirle. Kendi aklı, bilinci, deneyimleri üzerine kurulu… 

Sizin bakışınızla birlikte, her defasında yeniden tanımlanıyor, icat ediliyor, şehir… 

Ve belki de gidilen her farklı şehir aynı insanı tekrar tekrar yeniden yaratıyor. Bir bellek, bilinç ve kimlik katmanı ekliyor… 

Bu şehirlerdeki ‘eski hayatlarımız’ da bizi birer hayalet gibi izler. Bu hayatlardan ardakalan patina* bazen yüzümüze esrarengiz bir gölge düşürür…

Benim de türlü türlü katmanlarım var o yüzden. Höyük (ya da baklava) gibiyim maşallah, arkeolojik kazımı yapsalar müze çıkar, kendi hayaletleri de dahil. Hahaha!..

(* Patina: Eski binaların üzerinde yıllar boyunca oluşan, bazı tarihi binaların değerini artıran ve cephelerini koruyan, temizlenmesinde dikkat gerektiren özel kir ve is katmanı.)


Şehre yerleşmek

Her yeni yere varışta insanın aklından geçen, o yerin insanına, havasına suyuna ilişkin ilk izlenimler olur. Sonra üzerinde durup düşündükçe tekrarlanan, biriken yeterli miktarda izlenim olunca da daha kendine güvenli tahliller, genellemeler, hafif stereotiplemeler başlar.. Neden orası öyle, oralı insanlar neden öyle, orayı öyle yapan nedir, vb sorulara kolay ve hazır cevaplar üretilir. 

Yeni ev, yeni mahalle, yeni şehir, yeni ülke, yeni işyeri (hatta yeni iş kolu), yeni günlük düzen. Yeni kurumlar, meslektaşlar, iş arkadaşları, arkadaşlar, dostlar. Başka yerlerde kalmış eskilerine eklenirler, biriken katmanlaşmaya katılırlar. 

Bir şehre nasıl alışılır? Onu nasıl ‘sizin şehriniz’ haline getirirsiniz? Bir yanı lojistik rahatlık: yön bulma, işlerinizi görebilme, vesaire. Bir diğer yanı duygusal rahatlık: arkadaşlar edinme, sosyal hayata katılma, şehirde sizi iyi hissettiren rutinler geliştirme. Bunlar kişisel düzlemdekiler. Bir de kamusal düzlem var. Şehrin ortak mekanları, öğeleri, simgeleri.. Bunların korunmasına, kullanılabilir ve erişilebilir kalmasına ilişkin bir derdiniz, umursamanız, tutkunuz varsa, siz de bir ‘paydaş’ hale geldiyseniz, o zaman aidiyet duygunuz derinleşir. O şehri tekrar ziyaret ettiğinizde ve tanıdık öğeleri gördüğünüze, yıllar geçmiş olsa bile, içinizde tuhaf kıpırdanmalar olur. O zaman oranın ‘mekan duygusu’ olarak çevirebileceğimiz, İngilizce ‘sense of place’, Latince ‘genius loci’ denilen bir şeyi vardır sizin için.


Şehirden şehre uçmak

Şehirlerarası yolculuk, kalış uzunluğuna ve istikametteki iklime göre ayarlanan bavullarıyla, ülke değiştirmek gerekip gerekmediğine göre ayarlanan eşyalar (pasaport, vize, para birimleri, elektrik priz ucu, vb.) ile sürekli yapılan doğallaşmış bir etkinliktir biz hareketli tipler için. 

Özellikle binilen aracı kendim kullanmadığım zaman daha da severek yaptığım şey, pencereden değişen manzarayı izlemektir. Gördüklerinizle hayattaki herhangi bir şey arasında bağlantılar kurabileceğiniz, düşüncelere dalabileceğiniz, ancak bunu önceden belirlenmiş bir ‘boş süre’ kıstasında yaptığınız için ‘zorunlu tatil’ hissi yaşadığınız bir zaman aralığıdır o. Otobüsler, trenler, vapurlar, tekneler (arabalar bu açıdan en az tercih ettiğimdir), hepsi buna müsaittir, ama uçakların ayrı bir yeri vardır. Uçaktan bakarken değiştiğini izlediğiniz manzara, havadan kuş bakışıdır, ve benim gibi bir harita meraklısı iseniz, aşağıda, Dünyanın muhteşem coğrafyasının çizdiği ‘gerçek haritalar’ı görmek müthiş bir zevktir.

Yükseklere havalanmış, bulutların üstünde gidiyoruz… Uçakta yazılmış bir günlük yazısından alıntı: “Güneş bulutlara vuruyor, gümüş kanat bulutları geçip gidiyor… Uçmayı seviyorum, türbülans olmadığı zamanlarda… Bir nimet, bir ayrıcalık; sık sık yapabildiğim için de şükrediyorum… Hareketlilik, hayatımda sahip olduğum en değerli şeylerden biri. Hareket etme özgürlüğü. Büyük özgürlüklerden birisi. Bazılarına hepimizin sahip olamadığı o özgürlüklerden, mesela: düşünme, konuşma, örgütlenme, çalışma, araba sürme, oy kullanma, yönetme, sevme ve evlenme özgürlüğü… Pencereden görünen bulutlar birbiri ardına enfes bir manzara çiziyorlar. Uçmanın en güzel yanı!”

2. KISIM: ŞEHİRLER, HAYATLAR VE ANILAR


2. Bölüm: Şehir Dönemleri


Cenevre, 1975-76 (yaklaşık 6 ay): Pasaport’ta bir kelime

‘Cenevre’’, pasaportumda ve kimlik belgelerimde yazılı, büyülü bir kelime… Ancak pasaportumda yazması, İsviçre vatandaşı olduğum anlamına kesinlikle gelmiyor..! Hayat o zaman çok daha kolay olurdu herhalde. Babamın Dışişleri Bakanlığı’na girdikten sonra çıktığı ilk yurtdışı görevi Cenevre imiş. Ben orada doğduktan birkaç ay sonra yurda dönmüşüz.

Öte yandan, doğum yerimle ilgili 2014 yılında yaşadığım bir azizlik, geçenlerde İstanbul Doğalgaz Dağıtımından sorumlu İGDAŞ’ın internet sitesinde ‘çevrimiçi sözleşme’ yapmak istediğimde, ‘kayıt sayfasında girmemi istedikleri nüfus bilgileri arasında, nüfus cüzdanımda yazılı şekliyle ‘CENEVRE/İSVİÇRE’ yazmamı kabul etmemeri şeklindeydi. Türkçe karakterli-karaktersiz, boşluklu boşluksuz vb bir düzine varyasyonun deneyip de yine de uyarı mesajını aşamayıp teslim oldum ve bizzat merkezlerine gidip eski usul elden abonelik yaptırmam gerektiğini anladım. Sevgili İsviçre, bana bir vatandaşlık vermedin ama sayende Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisi ile bu tip münasebetler içindeyim..!

2018 yılında bir iş toplantısı için ilk defa tekrar ziyaret ettim.. Güzel ve sevimli bir şehirdi, güzel vakit geçirdim, fakat bunun ötesinde fazla bir şey de ifade etmedi, itiraf etmeliyim. Anlaşılan o ki, sembolik ve soyut bir bağım var burasıyla. 2023 yılında Cenevre merkezli uluslararası bir kurumda bir pozisyona başvurmuştum, ve mülakatta Cenevre doğumlu olmamın merak uyandırdığını gösteren bir sohbet geçti. (İşe alınmadım!)

Bangkok, 1976-78 (2 yıl): Aşçı, ailesi ve ben

Babamın ikinci yurtdışı görevi Merkeze (*1) dönüşünden kısa bir süre sonra olmuş. Şans eseri, Türkiye’nin yeni Bangkok Büyükelçisi o dönemde henüz atanmadığı için, misyonda görevli meslek memurlarından sıradaki en üst rütbeli olan (daha doğrusu orada mevcut tek meslek memuru!) babamın, ‘chargé d’affaires’ yani maslahatgüzar olması icap etmiş. Bu nedenle elçi rezidansının bulunduğu bahçeli evde yaşamışız.

Ben rezidansın aşçısının ailesiyle çok ‘takılırmışım’, ve onlarla birlikte hayatımda konuştuğum ilk dil olan Tayca’yı öğrenmişim. Annemin benimle iletişim kurması için azıcık Tayca öğrenmesi gerekmiş! Annemin dediği Türkçe şeyleri anlar, ama Tayca cevap verirmişim. Annem bir de sık sık yemek vaktinde neden pek aç olmadığımı merak etmiş, ve keşfetmiş ki ben meğer yemekleri aşçının ailesiyle yermişim. Bu dönemden aklımda kalan tek imaj, bir evin içinde (herhalde aşçının rezidans arazisi içindeki evi olacak) bir masanın üstünde oturuyor oluşum, loş bir oda ve etrafımda gülen insanlar var.. O dönemde çok çok acı yemekler de yermişim, Annemin Babamın yiyemediği.. Ayrıca bahçedeki küşük yılanlarla oynarmışım. Gerçi sonrasında ne Tayca bilgisi, ne acı yemek merakı ne de yılan sevgisi kaldı… Kalan bir şey varsa, o da sanırım Asya’nın temel gıdası olan pilava olan düşkünlüğümdür.

(*1: ‘Merkez’, anavatan Türkiye için diplomatların kullandığı bir terim.)

Ankara, 1978-80 (2 yıl): Türkçeyi Tay aksanıyla konuşmak

Türkiye’ye dönüşümüz ailecek hatırlanan bir olaymış; uçaktan indiğimizde ben hayatımda ilk defa kar görüp “neden her yerde sabun köpüğü var?” diye sormuşum. Bunu da herhalde Türkçe sormuşum, çünkü anlatılana göre Türk topraklarına ayak bastığım an Tayca konuşmayı kesip Türkçe konuşmaya başlamışım. O da Taycaya sonsuza dek veda edişim olmuş. (Yan hikaye: Yıllar sonra, 1994’te, Berlin’de dil kursundan Taylandlı bir arkadaşımla yemeğe çıktığımızda bana tekrar birkaç Tayca kelime öğretmiş ve aksanımın çok iyi olduğunu söylemişti, ama o kadar… Sonra 2015’te, bir konferans için ilk kez Tayland’ı tekrar ziyaret etme fırsatım oldu; bu da benzer şekilde hem soyut bir şekilde nostaljik, hem de Tayland dil becerilerimi yeniden kazanma açısından oldukça verimsizdi (şaşırdık mı?!). Neyse, 1978 Ankara’sına geri dönelim.) Bilinçaltımın uyum sağlama adına yaptığı bu radikal numaraya rağmen, gelin görün ki Türkçe’yi Tayca aksanıyla konuşuyormuşum ilk zamanlarda. Mesela ‘ü’ ve ‘ö’ yokmuş Tayca’da, o yüzden ‘düğme’ ‘duğme’ olmuş, ‘göbek’ de ‘gobek’. Herhalde baştaki sorumu da “neden her yerde sabun kopuğu var?” diye sormuşumdur!

Bu arada kızkardeşim Emine doğmuş! Bu dönemden aklımda kalan tek tük imgelerden biri de, anneannemlerin Kuşadası’ndaki yazlığındayken akşam eve bir bebek arabası içinde şişyanak, keltoş ve aşırı güleç haliyle dünyanın en şirin bebeğinin girdiği ve benim tamamen büyülenmiş olduğum! Böylece hayat boyu sahip olacağım en önemli arkadaş ve yoldaş diyebileceğim kişi gelmiş oldu. Emine’nin göbek (ya da ‘gobek’!) adını bana koydurmuşlar. Dedemin elindeki kırmızı ‘İsimler Sözlüğü’nden bana isimler okuduğunu ve benim ‘Gülçiçek’ ismini duyduğumda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Zavallı Emine, uzun yıllar pek de takdir etmediği bu ismi ona verme hamlem yüzünden bana kızmıştır. (Daha sonra bunu stand-up komedi gösterilerinde kullandı; şakaları tahmin edebilirsiniz…). Sanırım 3 buçuk yaşındaki bir çocuğa kardeşine isim koyduracak kadar demokrat ve liberal olan anne-babama kızmak daha yerinde olur…

Ankara’daki kalışlarımızda oturmak için seçtiğimiz evler uzun süre Çankaya’nın Kavaklıdere semtinde oldu. Bu sefer Mesnevi Sokak’taydık. Yine o civarda olduğunu sandığım ünlü Tante Liz Anaokulu’na göndermişler beni. İsminden anlaşılacağı gibi, Almanca konuşan bir hanımın açtığı ve Ankara’daki yabancı çocukların gittiği bir yuva olsa gerek (Ekşi Sözlük bana cevabımı verdi: Avusturyalı bir hanımmış, Liz Sey..(*2)). Ancak ben sadece Çisem adlı bir kızın ismini hatırlıyorum, beslenme saatinde benim elmalarımı yediği için ameliyat edip midesinden çıkarmalarını istemiştim, o zamanki aklımla!

(*2: https://eksisozluk.com/liz-teyze-cocuk-yuvasi–478131?nr=true&rf=liz%20teyze%20cocuk%20yuvasi)

Tebriz, 1980-81 (1 yıl): Karartma geceleri, karaçarşaflar ve kar beyazı

Üçüncü yurtdışı görev yerimiz, İran-Irak Savaşı yıllarının Tebriz’i olmuş. Hayal meyal hatırladıklarım arasında, akşamları zorunlu karartma yapıldığı için annemin evdeki normal perdenin yanında kara, kalın muşambaları da sımsıkı çekmesi gerektiğiydi.

Beş yaşına gelen bendenizi Annem-Babam okula gönderme denemesinde bulunmuşlar, ancak bu hamle başarısızlıkla (veya başarıyla??) sonuçlanmış. Ana okuluna gittiğimizde, kız ve oğlan çocuklarını ayrı ayrı oturtup kızların da başını kapattıklarını görünce ben çok rahatsız olmuş ve ağlamaya, bağırmaya başlamışım. Öğretmen karşısında mahçup olan Annem-Babam’a, ‘Şah Zamanı’ndan kalan daha ‘laik’ bir hayat görüşüne sahip olan öğretmen, “önemli değil, çocuğu zorlamayın” demiş. O öğretmeni hiç hatırlamasam da minnettarım diyebilirim. Bir başka benzer anı, sokakta yürürken yanından geçtiğimiz, annesinin yanında yürüyen ve benden üç-dört yaş büyük olacak çarşaflı bir kızın, güzel, ela, fakat kınama ve hiddet dolu gözleriyle fırlattığı bakıştı.. Bayağı ürpermiştim. Sanırım o kız adına üzülmüş, ve “iyi ki ben buralı değilim, onun yaşında böyle kapanmaya mecbur olmayacağım” diye aklımdan geçirmiştim..

Bunun dışında Tebriz’den çıkışları hatırlıyorum, iki adet araba yolculuğu, ikisinde de iki aile tıklım tıklım doldurmuşuz arabayı (veya birden fazla araba konvoyu muydu acaba..). İlki, tatil için Hazar Denizi’ne yapılan bir yolculuktu, kardan dolayı mahsur kaldık ve küçük bir kasabada gecelemek zorunda kaldık. Otel odasındaki yatak çarşaflarının çok kirli olduğunu hatırlıyorum (ya da bu Annemin şikayeti olup ben onu içselleştirmiş olabilirim). İkincisi ise Türkiye’ye temelli dönüşümüzdü, yolda Ağrı Dağı’nı geçmiştik, tepesi bir bulut tarafından kesikti. Aklımda üçgen şekilli olması gereken dağın trapezoid şeklinde kalması bende bir kafa karışıklığı ve yanlışlık hissi uyandırmıştı. Sonra o uzun araba yolculuğunun sonunda, sabahın köründe Annemin beni neşeyle uyandırıp “Ankara’ya geldik!!” diye müjdeleyişine, Sıhhiye Meydanı’ndaki dev geyik heykelinin (Sıhhiye Meydanı’ndaki Hitit Güneş Kursu Anıtı) eşlik ettiğini hatırlıyorum. Ankara’ya ait ilk anımın bu Güneş Heykeli olması hep hoşuma gitmiştir.

İzmir, 1981-82 (1 yıl): Patates kızlar ve ipekböcekleri
Bu sene, Annemin ve Babamın Türkiye’de olmayışı nedeniyle bize İzmir’de Anneannemler baktı. Benim ilkokula başladığım seneydi, Yusuf Rıza İlkokulu’nda, Belma Deriner öğretmenle. Büyülü isimlerden biri daha. Simsiyah, gür ve uzun saçlarını ve güleç bakışını hatırlıyorum bir tek.

Teneffüste okulun bahçesindeki dev ağacın altında durunca üstümüze ipekböcekleri düşer ve derimizi yakardı.

Bu sene sayesinde Türkçe okuma- yazma konusunda iyi bir temel atılmış oldu diyebilirim. Öğretim çağlarının başında uzun süre yabancı okullara giden diplomat çocuğu arkadaşların bazılarında yazılı Türkçe’ye hakimiyetin sorun olduğunu gözlemledim. Ben dahil hemen hemen bütün diplomat çocuklarının Türkçe deyim ve özdeyişlerde komik hatalar yaptığını farkediyorum. O kadar ki, yıllar sonra Ankara’daki ilk ciddi işimdeki arkadaşlar bana oradaki ilk doğum günümde bir Türk Atasözleri Sözlüğü almıştı!

Anneannemin eğitimime önemli bir emeği geçti; sanırım gençlik yıllarında Kız Olgunlaşma Enstitüsü’nde öğretmenlik yapmış olmasının bir avantajı vardı. Ödevlerimde yardım etmesinin yanısıra, ilk resim dersimi de ondan almışımdır. ‘Patates kız’ çizerdik, patatesten bir baş, patatesten bir gövde, kollar, bacaklar, ayaklar… Çok az bir parça Fransızca bile öğrettiğini hatırlıyorum, “après la pluie, il fait beau” cümlesini tekrarladığımızı mesela.. Beni ayrıca baleye de göndermişlerdi, Anneannemin (Naciye) ve Dedemin (Kemal) Alsancak’taki evine yakın bir yerdeydi, yıl sonu müsameresinde hepimizin kucağında taşıdığı oyuncak bebeklerden benimkisinin saçı ve başlığı kayıptı, kel kalan bebeğin başını elimle-kolumla kapatıp saklamaya çalışmıştım, büyük bir endişeyle (!).

Roma, 1982-83 (1 yıl): Yılanlar, ahtapotlar ve Lady Oscar

Roma’da geçirdiğimiz yılın benim için birtakım güzel şehir manzaraları ve birtakım kokoş İtalyan bebeleri bir kenara bırakılırsa, esas anlamı, İngilizce öğrendiğim ilk yer olmasıydı. Emine ile gittiğimiz, Roma’nın şık bir mahallesindeki ‘Monti Parioli English School’, şehirdeki iki-üç adet İngilizce tedrisatlı okul arasından Anne-Babamızın en uygun bulduğu seçenek idi sanırım. İkinci sınıf öğretmenimiz olan tatlı huylu İngiliz Miss Hulme’dan ‘İngiliz İngilizcesi’nin temellerini aldım. Okuldaki ilk günümü hatırlıyorum: duvarda ilk harfleri alfabeye göre dizilmiş hayvan, bitki vb. resimleri vardı, ve Miss Hulme bana birkaç tanesini söyleyip tekrarlatarak İngilizceye hızlı bir giriş yapmamı sağlamıştı. O ilk söylediğim kelimelerden hatırladığım sadece ‘octopus’ (ahtapot) kelimesi.

Zannedersem bu okul bir Katolik müessesesiydi, ve her gün kantinin uzun masalarında öğle yemeğine oturduğumuzda, herkes avuçlarını birbirine bitiştirip dua ederdi. Kısa bir süre sonra, evde bir akşam yemekten önce ben yine bu şekilde dua etmeye kalkıştım. Annem-Babam doğal olarak şaşakaldılar ve olayı sorgulamaya giriştiler. Böylece Babaannemin beni yaz tatillerinde bir-iki temel dua öğreterek ve beni solaklığımdan vazgeçirerek ‘iyi Müslüman’ olarak yetiştirme çabalarından (ki özellikle ikincisinde hiç başarılı olamadı..) sonraki ilk ‘din dersimi’ almış olabilirim. Daha doğrusu, Müslümanların neden ve nasıl Hristiyanlardan farklı şekilde dua ettiklerini öğrendim diyelim. Şimdi bu bilgiyle ne yapmam bekleniyordu? Onu uygulamak tabi! Yani gidip okulda düzinelerce Hristiyan gibi dua eden çocuğun arasında Müslüman gibi dua etmek, ne var yani? (!) Bu müthiş zor görevi gerçekleştirmem bütün yılımı aldı diyebilirim. Her gün, Hristiyan usulü kapalı duran ellerim biraz daha (birkaç milimetre kadar) açılırdı, ve nihayet, yıl sonuna doğru bir öğlen vakti, avuç içlerim tamamen göğe bakar halde dua seansına katılmış bulduk bendenizi. Etrafımdaki birkaç çocuk bana garip garip baktı, ama ben hiç bozuntuya vermedim. Herhalde tüm yıl bunun psikolojik hazırlığını da yapmış olsam gerek!..

Evdeki akşamların bir başka konusu, Emine ile benim bayılarak izlediğimiz ünlü çizgi film, Lady Oscar ile saat 8’deki haberleri başka bir kanalda ancak evdeki tek televizyonda izlemek isteyen Babamla giriştiğimiz mücadele ve pazarlıklardı. Genelde o kazanırdı ama bazen çok ısrar ettiğimizde Lady Oscar’ımıza kavuşurduk. Tabi o zamanların teknolojisiyle daha fazlasını beklememiz pek mümkün değildi.

Okulumuzun şık bir mahallede olduğundan ve kokoş İtalyan bebelerinden bahsetmiştik. Bu zengin aile çocuğu sınıf arkadaşlarımdan biri olan Giorgio Bulgari’nin evinde bir kostümlü baloya, Türk köylü kızı kostümüyle (sanırım İzmir’deki yıldan kalma folklor kıyafetlerimi oluşturan şalvarım, tülbentim, işlemeli kadife yeleğim, kulağımın üstünde de kırmızı karanfilim vb.den oluşuyordu) sükse yapmıştım! Yıllar sonra Giorgio’nun bir arkadaşı olan Maurizio diye bir çocukla Londra’da bir taksi paylaşmamız gerekmişti, o sırada benimle olan (ve üstelik Roma’da tanıştığımız, kendisi de diplomat çocuğu olan) arkadaşım Yonca Moralı ile, ve ortak bağlantımızı keşfedince çok şaşırmıştık. Başka benzer partiler de verilirdi, Alessandra adlı kızın uçsuz bucaksız bahçeleri olan villasındaki davet bayağı unutulmazdı, Giaccomo’nun evindeki partide ise İtalyanca konuşamadığım ve oynanan oyuna katılamadığım için beni bir odada resim yapmak üzere rahat bıraktılar, halimden oldukça da memnundum.

Roma’daki okulda ‘ilk aşkım’ (!) Giuliano ile ‘süt saatinde’ tepside gelen farklı cam bardaklardan en süslü bardağı ona vermem, ve toplu sınıf fotoğrafı çekiminde yan yana oturmamız gibi masumane şeyler yaptığımızı hatırlıyorum.. Kuzeni Falco ile ikisinden birinin annesi olan bir İtalyan hanımla bizim eve ziyarete gelmişlerdi ve bana çok güzel bir kolye hediye etmişlerdi; o kolye hala duruyor ve bir süre kullanıldıktan sonra evde dekoratif bir objeye dönüştü. Geçmişte bu kadar geriye giden hediyelerin olması, hayatta beni hala şaşırtan şeylerden biri..

İtalya yılından kalan anıların bir başka teması ise hayvanlar alemi oldu.. Bir Pazar günü Roma’daki Safari Park’a gitmiştik, kırmızı minnoş Fiat arabamıza ailecek doluşmuşuz, süren Annem.. Pembe popolu babunlar, pencere camını salyasıyla yıkayan develer ve envai çeşit başka hayvanla muhabbete girdikten sonra, park çıkışından kısa bir mesafe önce arabamız bozulmaz mı? Bir şekilde herhangi bir hayvan bize sataşmadan arabadan yayan çıkıp park girişine gidebilmiştik, Annem ise orada bıraktığımız arabanın geri alınması ve tamiriyle ertesi hafta içinde uğraşmak zorunda kalmıştı.

Benim için daha travmatik olan olay ise, bir başka gün hayvanat bahçesinde ‘Yılanlı Ev’ olan özel kapalı binada geçirdiğim dakikalar oldu. Herhalde Tayland yıllarından kalma olacak, yılanlara özel bir ilgim vardı, ve Yılanlı Ev’in sıcak, loş iç mekanında, bir koridorun sağında ve solunda sıralanan akvaryumlara teker teker bakıyor, içlerinde yatan küçük ve renkli yılanları dikkatle inceliyordum. Bu yılanların bir kısmı sadece yatmıyordu, biraz hareket edip kutularında dolanıyordu, hatta birisi ben bakarken hızla ön cama tırmandı, sanki benim üstüme sıçrayacakmış gibi geldi. O akvaryumdan uzaklaşayım derken kendimi karşıdaki akvaryuma dayalı buldum, oradaki yılandan da korkup geri atladım, fakat her yerim yılanlı kutularla sarılıydı, ve ben zar zor o karanlık koridorun sonuna ve bina çıkışına doğru yönlenmeyi akıl edip son sürat koşmaya başladım. O gün, uzun süre sürecek yılan fobimin başlangıcı oldu!

Genel olarak bakıldığında, İtalya yılı aklımda hep tatlı bir izlenim bırakmıştır. İtalya’nın görsel ve yaşam estetiği, hayatta ‘dolce vita’ ve ‘zarafet’ standartlarımı belirleyen imgeler oldu diyebilirim. Bu estetik kültürünü Annem de çok takdir etmiş olmalı ki, İtalyanların ünlü ayakkabılarından birçok çift almış ve giymiştir. Annemle sıcak bir günün uzun saatleri boyunca indirimdeki ayakkabı mağazalarının birinden ötekine sürüklendiğimi, kendisine çabuk bitirmesi ve mola vermemiz gibi isteklerimi yakararak ilettiğimi, ancak pek de başarılı olamadığımı hatırlıyorum.

O yıllardan hala tedavülde olan bir başka suvenir, Anna Oxa kasetleridir. Aile geçmişinin biraz karışık olduğunu sonra öğrendiğim bu ünlü şarkıcının, kalbimize çok yakın lirik parçaları vardır, hala dinlenir. Mesela “un’emozione da poco”…

Diğer sayfalar için sağa ya da sola kaydırın

1. KISIM: GİRİŞ

Abu Dabi’den İstanbul’a taşındıktan kısa süre sonra, 2014 yılında başladığım bir kitap yazma projem var.

Biraz otobiyografi, biraz deneme yazısı tarzında, ortaya karışık bir şey. Türkçe ve İngilizce eş zamanlı olarak ilerletiyordum. Yaklaşık 100’er sayfa yazmıştım. Ama aradan geçen on yıldan fazla süre içinde, çevrem de ben de değiştik, metin de biraz eskidi.

Şimdi yeniden ele almaya başladım bu projeyi. Paylaşmaya değer bulduğum bazı kısımları güncelleyip tamamlayayım dedim. Böylece karşınızdayım. Gezgin Çintemani’den sevgilerle…

“Gezgin”

“Anlatılmaz yaşanır” derler, ama yazmak da lazım oluyor… Yazmak, başka türlü anlam verilemeyecek durumlara anlam vermek, bir nevi kendi kendine terapi yapmak, malum.

Yıllarca – yani hayatımın büyük kısmı – şehirden şehire, ülkeden ülkeye, kültürden kültüre ve ruh halinden ruh haline savrulurken, yazdım, kendime notlar aldım.

Paylaşmak da yazmanın ikizi. Birilerine derdimizi anlatmak istiyoruz. O birisi, önce kendimiz oluyor, bazen sadece kendimiz. Sonra da, bazen, başkaları. Dünyaya, uzaya, fikirleri fırlatmak, “haydi rastgele!” diyerek.

Başkaları da yazdığımızı okumaktan keyif alabilir, özdeşleşebilir, faydalanabilir diye. Tarihe ufak da olsa özgün bir not düşmek için. Ya da başkalarının bizi beğenmesi ve anlamasını sağlamak arzusu ile paylaşırız. Günümüzün dijital teknoloji ve sosyal medya ortamında bunları tartışmaya bile gerek kalmadı… Tüm bilgi kirliliği ve aşırı dozuna rağmen, anlamlı şeyleri paylaşma durumumuz bakidir, insanız sonuçta.

Ben çok gezgin bir insanım. Bu her şeyden önce bir diplomat çocuğu olmamdan kaynaklandı. Diplomatik yolculuklar sonra yetişkin hayatımda da devam etti: lisansüstü eğitimi, iş için ‘expat’ olarak yurtdışında yaşam, memlekete kesin dönüş yaptıktan sonra da iş ve sosyal amaçlı yapılan düzenli yolculuklar. Ortaya çıkan, ‘uluslararası bir Türk’.

Gezgin Çintemani kitap denemesinde, diplomat çocuklarından birinin (veya ‘üçüncü kültür çocukları’ diye çevirebileceğimiz ‘third culture kid/ 3CK’lerin) durumunu tuhaf ve komik hikayeleriyle birlikte anlatmaya çalışıyorum.

Diplomat çocuklarının (İngilizce ‘şımarık çocuk’ kelimesinden türetilen ‘diplobrat’ de denirler) durumunu incelemeyi, ilk defa 1996 civarında, yani üniversite zamanı, bir proje olarak düşünmüştüm. Türkler bu konuda bir araştırma yapmış mı derken, Amerikalıların yaptığını öğrendim (tabi ki yapsa yapsa ilk onlar yapar!). Önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir araştırmasını (state.gov’da, linki kaybolmuş), sonra bir antropolog kadının (Ruth Hill Useem) çalışmalarını, sonra da 3CK’lerin kendilerinin yarattığı web portallerini buldum. (Useem’in deyimiyle, 3CK’in en öz tanımı şu: “ebeveynleri ile birlikte başka bir topluma giden çocuklar”.) Buralardaki bilgiler, dünyanın tüm ‘uluslararası çocukları’ için geçerli mi sorusuna, yerel kültürel koşullara göre biraz uyarlanması gerektiği için yüzde yüzde olamaz, ama mutlaka bazı benzer eğilimler oluyor diye yanıt veririm.

Bu hayatın benim için kişisel anlamını özetlemem gerekirse, öncelikle, anne-baba-kızkardeşim ve benim oluşturduğum çekirdek ailenin, çocukluk-gençlik yıllarında, birbirinden kopuk değişik yerlerde birer uzaylı gibi hissettiğimizde birbirimizden aldığımız destek ve dayanışma açısından çok önemli olduğunu söylemeliyim. Yaz tatillerinde geniş ailenin yanında geçen birkaç hafta ise, aksak da olsa “anayurdumuz” ile bağlarımızı sürdürmemizi mümkün kılıyordu.

Sürekli veya düzenli aralıklarla seyahat etmek, yer değiştirmek ve birçok farklı yerde yaşamak, hem müthiş bir hareketlilik ihtiyacı getiriyor, hem de yaşadığınız yerlerde kısa zamanda ‘yerleşmek’ ve ‘oralı olmak’ alışkanlığını ve becerilerini geliştiriyor. Bir nevi bukalemun oluyorsunuz. Uyum sağlamak = hayatta kalmak… Bir yandan da hayatı meydana getiren her anın önemli, değerli olduğunu anladığınız zaman, zor yerlerin geçip gitmesini beklemekten ziyade, hemen oranın tadını çıkarmaya bakmanız gerekiyor.

Daldan dala uçup, kısaca konmak, yine uçmak, uzaklara kaçmak… Bazen çok rahatlatıcı bir özgürlük, bazen de yaşamı ağırlaştıran bir yalnızlık ve kopukluk hissi. Bir nevi ‘ebedi turist’ ve gözlemci olmak.

Bu bizi diplomasi, kültür ve turizm alanlarında meslek edinmeye yatkın kılıyor olsa gerek. Mimarlık, planlama, coğrafya, kültür mirası alanlarında, yer, mekan ve yerküre ile ilişkimiz, sürekli varolan temalar veya alt-metinlerdir. Yerlere ve kültürlere biraz makro ölçekten analitik olarak bakmakla, yerler ve kültürler arası sıkışmışlık hissinizi dağıtma ve hayırlı işlere kanalize etme şansı da bulabiliyorsunuz, bir nebze.

Makro ölçekten bakmak demişken, farklı olaylar ve konular arasında bağlantı kurmak da biz hareketli tipler için zevkli ve doğal bir uğraş olsa gerek. Ben bir ‘genelci’(‘generalist’) olmayı bu yüzden seviyorum herhalde. Bu kitapta da, kendi meslek alanım olan şehir planlama ve kültürel miras koruma konusunu kişisel gözlem, sağduyu ve sezgilere dayanan yorumlarımla ele alıyorum.

“Çintemani”

Böylece kitap başlığının ‘gezgin’ bölümünü anladınız sanırım. ‘Çintemani’ kısmına gelecek olursak, beni uzun zamandır kendine çeken bu simgeyi, Osmanlı sanatı ile ilgili müze, sergi, hediyelik eşya mağazalarında birçoğumuzun görme şansı olduğunu tahmin ediyorum. Ancak ben onu 2001 yılında annemin-babamın evindeki bir yastığın deseninin kopyalayıp koluma dövme olarak yaptırmaya götürdüğümden beri daha da severim. Türk kültürüne özgü bir sanatsal motifi bedenime işleyip yanımda taşımak, belki benliğimize işlemiş kimliklerin bir simgesi olarak anlam buldu.

Çintemani deseninin anlamı, tarihi ve kültürel önemi ile ilgili yıllardır ufak ufak okuduklarımdan bildiklerim var, ama şimdi tekrar birkaç makaleye baktım (Bulut 2018, iznikmavicini.com, Paralı ve Mangır 2024, Wikipedia/cintamani gibi), sonra da ChatGPT’ye soruverdim, şöyle bir özet verdi (Yapay Zeka çağına girdik, neden olmasın, yararlanalım yani değil mi?)

“Çintemani deseni, Türk-İslam sanatında özellikle Osmanlı döneminde yaygınlaşmış, kökeni Orta Asya’ya dayanan kadim bir motiftir. Adı Sanskritçedeki “cintamani” (dilek taşı, uğurlu mücevher) kelimesinden gelir ve güç, kudret, mutluluk, koruma gibi anlamlar taşır. Desen, genellikle üç yuvarlak (üçlü inci veya benek) ile onların yanında ya da arasında yer alan iki dalgalı çizgiden (kaplan postu veya bulut motifi) oluşur. Osmanlı’da 15. yüzyıldan itibaren saray kaftanlarında, çinilerde, kitap süslemelerinde ve tekstilde kullanılmış; padişahın kudretini, bilgelik ve adaletini simgeleyen bir hükümdarlık alameti haline gelmiştir. Hem kozmik güçleri hem de dünyevi iktidarı yansıttığı için, Çintemani motifi “Osmanlı gücünün sembolü” olarak da kabul edilir.”

Çintemani’nin Doğudan gelip Anadolu’da Batılılaşması hikayesini, Türk sanatı bünyesinde bir kimlik olarak benimsemek, bana çok iyi geliyor. Ben de Batılı bir Doğuluyum; Dünya vatandaşı bir Türk’üm. Hem milliyetçi ve vatanperver, memleketsever, topluma duyarlı olma gayretlerim, hem de özgür, her yeri kapsayan, hem her yere ait olup hem de hiçbir yere ait olmayan bir yapım var. Böyle tanımlayalım. Biz, kendimizi nasıl tanımlarsak oyuz, öyle değil mi?

* * * *

2. KISIM: ŞEHİRLER, HAYATLAR VE ANILAR


1. Bölüm: Geçmişin, şimdiki anın ve kaybolmayan anıların zamansız şehirleri


Bu bölümde geçmişten bugüne kadar yaşadığım şehirlerden kalan izlenimleri ve anekdotları, yazdığım gezi güncelerinden ve 2005 Aralık’ından beri yazageldiğim Yeni Yıl mektuplarından alıntılar da yaparak paylaşıyorum. 

18 şehirde- bazılarına tekrar gelinmek suretiyle- geçirilen 25 fasıl (bkz. Tablo 1)… Bazıları daha belirgin yer teşkil etti ve bir parçam hala ‘oralı’ hisseder. Bazıları ise daha silik izler bıraktı- hayal meyal bazı hatıralar, veya hatırlamasam da bana anlatılanlardan oluşan izler.. Hangi şehir senin ‘esas şehrin’, diye sorsalar, bu sorunun cevabını vermek çok zor. Bu ‘belirginlik’ ve ‘önem’ derecesi, daha çok bir his olarak yaşanıyor. Yine de bunu , daha ‘bilimsel’ bir temele oturmaya çalıştım bir ara, bir şehre sizi en fazla bağlayan şeylerin neler olabileceğine dair birtakım ölçütler belirleyip (orada kaç  yıl yaşandığı, ayrılalı kaç yıl geçtiği, oradan kalma aktif arkadaşlıklar) puanlama yaparak. Bir de şehirlerin güzelliği, çekiciliği ve yaşam kalitesi var, tabi. Ama nedense bu en önemli ölçüt olmuyor, günün sonunda. Şehirlere güzellikleri için hayran olabiliriz, ama bağlanmak sanırım başka bir şey… 

Evet, bu “nerelisin” sorusu, bazıları için cevaplaması çok zor bir soru. Kütüğüm halen Babamın memleketi, Aydın – Nazilli ilçesi, ama oraya 2-3 yılda bir birkaç günlük tatil ziyaretleri dışında gitmeyince, aşağıdaki tabloya koyamadım bile. Bir şekilde oradaki akrabalarımıza, evlerimize, tarlalarımıza bağlı hissetsem de, bu soyut bir bağlılık. Bir de Anne tarafının İzmir’de yerleşmişliği var, oraya da sömestr tatillerinde gidilirdi çocukken. Ancak İzmir’e tabloda sadece tek bir satırlık yer verdim. Bazı insanlara sorduklarında kısayol cevabı Nazilli oluyor. Ama gerçek cevap, uzun bir paragraf isteyen karmaşık bir hikaye oluyor. Bazı insanların tek bir şehri var, onlara hem acıma hem de gıpta etme arasında gidip gelen hisler besliyorsunuz. Bu memleket arayışı, sonunda hepsini sahipleniş ile, bir “dünya vatandaşı” olmakla çare buluyor.


Tablo 1: Yaşanılan şehirlerin kronolojisi

1. Cenevre (1975-76) 6 ay
2. Kuşadası 1976-97 22×2 ay yazın
3. Bangkok 1976-78 2 yıl
4. Ankara 1978-80 1983-85 1989-93 1994-98 2000-06 (2007-08) 2+2+4+4+6+0.5=18.5 yıl
5. Tebriz 1980-81 1 yıl
6. İzmir 1981-82 1 yıl
7. Roma 1982-83 1 yıl
8. Helsinki 1985-89 4 yıl
9. Tahran (1990-92) 1+1= 2 ay
10. Berlin 1993-94 1 yıl
11. Çeşme  1998- 28×2 hafta yazın
12. York  1998-99 1 yıl
13. Ulan Batur (1999-2000) 2 ay
14. New York  2006-07 1 yıl
15. Abu Dabi  2008-2012 5 yıl
16. Istanbul 2013-18 2019-22 2025- 6+3+0.5=9.5 yıl
17. Gaziantep (2019) 6 ay
18. Mudurnu 2022-25 3 yıl

Yaşanan, ziyaret edilen, çalışılan ve “proje yapılan” şehirler

Bu tablodaki şehirler, çoğunlukla altı ay veya daha fazla kalınmış, veya ailenin yaz dönemlerini geçirdiği ve çok uzun yıllar boyu düzenli olarak en az birkaç haftalığına kalınan yerleri içeriyor. Yazlık beldeleri, bizimki gibi çok yer değiştiren bir çekirdek ailenin geniş ailesiyle buluşup vakit geçirebildiği, her yıl tekrar eden yazlık ritüelleri ile istikrar ve güven ortamı sağlayan yerler oldu. Anneanne, babaanne, dedeler, halalar teyzeler amcalar dayılar, kuzenler, yazlıklarda daha çok görülürdü. Şimdilerde daha seyrek de olsa, bu görüşmeler devam ediyor, ve herkesin hayatı ayrı ayrı yaşanıyor olsa da çok eski köklere dayanan aile bağları insana iyi geliyor.

Sonra bir de mesleki nedenlerle, mimarlık-şehir planlama-koruma projeleri için düzenli olarak ziyaret edilen, araştırılıp analiz edilen, makale yazılan, gelişmesi için kafa yorulup uğraş verilen şehirler var. Bunlara da çok farklı, özel ve hatta tuhaf bir bağ duyabilirsiniz. Benim için bunların en önemlileri, Nevşehir-Ürgüp (Kayakapı) (2000-06), Abu Dhabi-Al Ain (2008-12), Aydın-Kuşadası (2008-11) Gaziantep (2008-11, 2019), ve Bolu-Mudurnu (2008-11, 2013-25) olarak sayılabilir. Ayrıca, 2000-06 yıllarında çalıştığım mimarlık bürosunda proje yaptığımız Antalya-Alanya, Antalya-Demre (Aziz Nikolaos Kilisesi), Antalya-Finike (Gökbük), Muğla-Fethiye (Kayaköy), ve İstanbul-Beyoğlu (Pera Palas) yoğun ve güzel anılar içerir. 2015 sonrasında ise İstanbul merkezliyken çalıştığım danışmanlık işleri beni İstanbul-Eyüp (2015-16), Konya-Ereğli (İvriz) (2015-16), Mersin-Boğsak (2015-17) ve İzmir (Kemeraltı- Tarihi Liman Kenti) (2021-22) gibi mekanlara götürdü. Çalıştığınız yerleri tanıdıkça, oralar için dertlenen birer paydaş haline geliyorsunuz ve hayat boyu oraların nasıl geliştiğini merak edip iyi şeylerin olmasını diliyorsunuz. Birer insanmış gibi her şehrin kişiliğine karşı bir ilişki geliştiriyorsunuz.

Şehre karşı kendini konumlamak

Her insanın bireysel, eşsiz bir ilişkisi var şehirle. Kendi aklı, bilinci, deneyimleri üzerine kurulu… 

Sizin bakışınızla birlikte, her defasında yeniden tanımlanıyor, icat ediliyor, şehir… 

Ve belki de gidilen her farklı şehir aynı insanı tekrar tekrar yeniden yaratıyor. Bir bellek, bilinç ve kimlik katmanı ekliyor… 

Bu şehirlerdeki ‘eski hayatlarımız’ da bizi birer hayalet gibi izler. Bu hayatlardan ardakalan patina* bazen yüzümüze esrarengiz bir gölge düşürür…

Benim de türlü türlü katmanlarım var o yüzden. Höyük (ya da baklava) gibiyim maşallah, arkeolojik kazımı yapsalar müze çıkar, kendi hayaletleri de dahil. Hahaha!..

(* Patina: Eski binaların üzerinde yıllar boyunca oluşan, bazı tarihi binaların değerini artıran ve cephelerini koruyan, temizlenmesinde dikkat gerektiren özel kir ve is katmanı.)

Şehre yerleşmek

Her yeni yere varışta insanın aklından geçen, o yerin insanına, havasına suyuna ilişkin ilk izlenimler olur. Sonra üzerinde durup düşündükçe tekrarlanan, biriken yeterli miktarda izlenim olunca da daha kendine güvenli tahliller, genellemeler, hafif stereotiplemeler başlar.. Neden orası öyle, oralı insanlar neden öyle, orayı öyle yapan nedir, vb sorulara kolay ve hazır cevaplar üretilir. 

Yeni ev, yeni mahalle, yeni şehir, yeni ülke, yeni işyeri (hatta yeni iş kolu), yeni günlük düzen. Yeni kurumlar, meslektaşlar, iş arkadaşları, arkadaşlar, dostlar. Başka yerlerde kalmış eskilerine eklenirler, biriken katmanlaşmaya katılırlar. 

Bir şehre nasıl alışılır? Onu nasıl ‘sizin şehriniz’ haline getirirsiniz? Bir yanı lojistik rahatlık: yön bulma, işlerinizi görebilme, vesaire. Bir diğer yanı duygusal rahatlık: arkadaşlar edinme, sosyal hayata katılma, şehirde sizi iyi hissettiren rutinler geliştirme. Bunlar kişisel düzlemdekiler. Bir de kamusal düzlem var. Şehrin ortak mekanları, öğeleri, simgeleri.. Bunların korunmasına, kullanılabilir ve erişilebilir kalmasına ilişkin bir derdiniz, umursamanız, tutkunuz varsa, siz de bir ‘paydaş’ hale geldiyseniz, o zaman aidiyet duygunuz derinleşir. O şehri tekrar ziyaret ettiğinizde ve tanıdık öğeleri gördüğünüze, yıllar geçmiş olsa bile, içinizde tuhaf kıpırdanmalar olur. O zaman oranın ‘mekan duygusu’ olarak çevirebileceğimiz, İngilizce ‘sense of place’, Latince ‘genius loci’ denilen bir şeyi vardır sizin için.

Şehirden şehre uçmak

Şehirlerarası yolculuk, kalış uzunluğuna ve istikametteki iklime göre ayarlanan bavullarıyla, ülke değiştirmek gerekip gerekmediğine göre ayarlanan eşyalar (pasaport, vize, para birimleri, elektrik priz ucu, vb.) ile sürekli yapılan doğallaşmış bir etkinliktir biz hareketli tipler için. 

Özellikle binilen aracı kendim kullanmadığım zaman daha da severek yaptığım şey, pencereden değişen manzarayı izlemektir. Gördüklerinizle hayattaki herhangi bir şey arasında bağlantılar kurabileceğiniz, düşüncelere dalabileceğiniz, ancak bunu önceden belirlenmiş bir ‘boş süre’ kıstasında yaptığınız için ‘zorunlu tatil’ hissi yaşadığınız bir zaman aralığıdır o. Otobüsler, trenler, vapurlar, tekneler (arabalar bu açıdan en az tercih ettiğimdir), hepsi buna müsaittir, ama uçakların ayrı bir yeri vardır. Uçaktan bakarken değiştiğini izlediğiniz manzara, havadan kuş bakışıdır, ve benim gibi bir harita meraklısı iseniz, aşağıda, Dünyanın muhteşem coğrafyasının çizdiği ‘gerçek haritalar’ı görmek müthiş bir zevktir.

Yükseklere havalanmış, bulutların üstünde gidiyoruz… Uçakta yazılmış bir günlük yazısından alıntı: “Güneş bulutlara vuruyor, gümüş kanat bulutları geçip gidiyor… Uçmayı seviyorum, türbülans olmadığı zamanlarda… Bir nimet, bir ayrıcalık; sık sık yapabildiğim için de şükrediyorum… Hareketlilik, hayatımda sahip olduğum en değerli şeylerden biri. Hareket etme özgürlüğü. Büyük özgürlüklerden birisi. Bazılarına hepimizin sahip olamadığı o özgürlüklerden, mesela: düşünme, konuşma, örgütlenme, çalışma, araba sürme, oy kullanma, yönetme, sevme ve evlenme özgürlüğü… Pencereden görünen bulutlar birbiri ardına enfes bir manzara çiziyorlar. Uçmanın en güzel yanı!”

2. KISIM: ŞEHİRLER, HAYATLAR VE ANILAR


2. Bölüm: Şehir Dönemleri


Cenevre, 1975-76 (yaklaşık 6 ay): Pasaport’ta bir kelime

‘Cenevre’’, pasaportumda ve kimlik belgelerimde yazılı, büyülü bir kelime… Ancak pasaportumda yazması, İsviçre vatandaşı olduğum anlamına kesinlikle gelmiyor..! Hayat o zaman çok daha kolay olurdu herhalde. Babamın Dışişleri Bakanlığı’na girdikten sonra çıktığı ilk yurtdışı görevi Cenevre imiş. Ben orada doğduktan birkaç ay sonra yurda dönmüşüz.

Öte yandan, doğum yerimle ilgili 2014 yılında yaşadığım bir azizlik, geçenlerde İstanbul Doğalgaz Dağıtımından sorumlu İGDAŞ’ın internet sitesinde ‘çevrimiçi sözleşme’ yapmak istediğimde, ‘kayıt sayfasında girmemi istedikleri nüfus bilgileri arasında, nüfus cüzdanımda yazılı şekliyle ‘CENEVRE/İSVİÇRE’ yazmamı kabul etmemeri şeklindeydi. Türkçe karakterli-karaktersiz, boşluklu boşluksuz vb bir düzine varyasyonun deneyip de yine de uyarı mesajını aşamayıp teslim oldum ve bizzat merkezlerine gidip eski usul elden abonelik yaptırmam gerektiğini anladım. Sevgili İsviçre, bana bir vatandaşlık vermedin ama sayende Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisi ile bu tip münasebetler içindeyim..!

2018 yılında bir iş toplantısı için ilk defa tekrar ziyaret ettim.. Güzel ve sevimli bir şehirdi, güzel vakit geçirdim, fakat bunun ötesinde fazla bir şey de ifade etmedi, itiraf etmeliyim. Anlaşılan o ki, sembolik ve soyut bir bağım var burasıyla. 2023 yılında Cenevre merkezli uluslararası bir kurumda bir pozisyona başvurmuştum, ve mülakatta Cenevre doğumlu olmamın merak uyandırdığını gösteren bir sohbet geçti. (İşe alınmadım!)

Bangkok, 1976-78 (2 yıl): Aşçı, ailesi ve ben

Babamın ikinci yurtdışı görevi Merkeze (*1) dönüşünden kısa bir süre sonra olmuş. Şans eseri, Türkiye’nin yeni Bangkok Büyükelçisi o dönemde henüz atanmadığı için, misyonda görevli meslek memurlarından sıradaki en üst rütbeli olan (daha doğrusu orada mevcut tek meslek memuru!) babamın, ‘chargé d’affaires’ yani maslahatgüzar olması icap etmiş. Bu nedenle elçi rezidansının bulunduğu bahçeli evde yaşamışız.

Ben rezidansın aşçısının ailesiyle çok ‘takılırmışım’, ve onlarla birlikte hayatımda konuştuğum ilk dil olan Tayca’yı öğrenmişim. Annemin benimle iletişim kurması için azıcık Tayca öğrenmesi gerekmiş! Annemin dediği Türkçe şeyleri anlar, ama Tayca cevap verirmişim. Annem bir de sık sık yemek vaktinde neden pek aç olmadığımı merak etmiş, ve keşfetmiş ki ben meğer yemekleri aşçının ailesiyle yermişim. Bu dönemden aklımda kalan tek imaj, bir evin içinde (herhalde aşçının rezidans arazisi içindeki evi olacak) bir masanın üstünde oturuyor oluşum, loş bir oda ve etrafımda gülen insanlar var.. O dönemde çok çok acı yemekler de yermişim, Annemin Babamın yiyemediği.. Ayrıca bahçedeki küşük yılanlarla oynarmışım. Gerçi sonrasında ne Tayca bilgisi, ne acı yemek merakı ne de yılan sevgisi kaldı… Kalan bir şey varsa, o da sanırım Asya’nın temel gıdası olan pilava olan düşkünlüğümdür.

(*1: ‘Merkez’, anavatan Türkiye için diplomatların kullandığı bir terim.)

Ankara, 1978-80 (2 yıl): Türkçeyi Tay aksanıyla konuşmak

Türkiye’ye dönüşümüz ailecek hatırlanan bir olaymış; uçaktan indiğimizde ben hayatımda ilk defa kar görüp “neden her yerde sabun köpüğü var?” diye sormuşum. Bunu da herhalde Türkçe sormuşum, çünkü anlatılana göre Türk topraklarına ayak bastığım an Tayca konuşmayı kesip Türkçe konuşmaya başlamışım. O da Taycaya sonsuza dek veda edişim olmuş. (Yan hikaye: Yıllar sonra, 1994’te, Berlin’de dil kursundan Taylandlı bir arkadaşımla yemeğe çıktığımızda bana tekrar birkaç Tayca kelime öğretmiş ve aksanımın çok iyi olduğunu söylemişti, ama o kadar… Sonra 2015’te, bir konferans için ilk kez Tayland’ı tekrar ziyaret etme fırsatım oldu; bu da benzer şekilde hem soyut bir şekilde nostaljik, hem de Tayland dil becerilerimi yeniden kazanma açısından oldukça verimsizdi (şaşırdık mı?!). Neyse, 1978 Ankara’sına geri dönelim.) Bilinçaltımın uyum sağlama adına yaptığı bu radikal numaraya rağmen, gelin görün ki Türkçe’yi Tayca aksanıyla konuşuyormuşum ilk zamanlarda. Mesela ‘ü’ ve ‘ö’ yokmuş Tayca’da, o yüzden ‘düğme’ ‘duğme’ olmuş, ‘göbek’ de ‘gobek’. Herhalde baştaki sorumu da “neden her yerde sabun kopuğu var?” diye sormuşumdur!

Bu arada kızkardeşim Emine doğmuş! Bu dönemden aklımda kalan tek tük imgelerden biri de, anneannemlerin Kuşadası’ndaki yazlığındayken akşam eve bir bebek arabası içinde şişyanak, keltoş ve aşırı güleç haliyle dünyanın en şirin bebeğinin girdiği ve benim tamamen büyülenmiş olduğum! Böylece hayat boyu sahip olacağım en önemli arkadaş ve yoldaş diyebileceğim kişi gelmiş oldu. Emine’nin göbek (ya da ‘gobek’!) adını bana koydurmuşlar. Dedemin elindeki kırmızı ‘İsimler Sözlüğü’nden bana isimler okuduğunu ve benim ‘Gülçiçek’ ismini duyduğumda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Zavallı Emine, uzun yıllar pek de takdir etmediği bu ismi ona verme hamlem yüzünden bana kızmıştır. (Daha sonra bunu stand-up komedi gösterilerinde kullandı; şakaları tahmin edebilirsiniz…). Sanırım 3 buçuk yaşındaki bir çocuğa kardeşine isim koyduracak kadar demokrat ve liberal olan anne-babama kızmak daha yerinde olur…

Ankara’daki kalışlarımızda oturmak için seçtiğimiz evler uzun süre Çankaya’nın Kavaklıdere semtinde oldu. Bu sefer Mesnevi Sokak’taydık. Yine o civarda olduğunu sandığım ünlü Tante Liz Anaokulu’na göndermişler beni. İsminden anlaşılacağı gibi, Almanca konuşan bir hanımın açtığı ve Ankara’daki yabancı çocukların gittiği bir yuva olsa gerek (Ekşi Sözlük bana cevabımı verdi: Avusturyalı bir hanımmış, Liz Sey..(*2)). Ancak ben sadece Çisem adlı bir kızın ismini hatırlıyorum, beslenme saatinde benim elmalarımı yediği için ameliyat edip midesinden çıkarmalarını istemiştim, o zamanki aklımla!

(*2: https://eksisozluk.com/liz-teyze-cocuk-yuvasi–478131?nr=true&rf=liz%20teyze%20cocuk%20yuvasi)

Tebriz, 1980-81 (1 yıl): Karartma geceleri, karaçarşaflar ve kar beyazı

Üçüncü yurtdışı görev yerimiz, İran-Irak Savaşı yıllarının Tebriz’i olmuş. Hayal meyal hatırladıklarım arasında, akşamları zorunlu karartma yapıldığı için annemin evdeki normal perdenin yanında kara, kalın muşambaları da sımsıkı çekmesi gerektiğiydi.

Beş yaşına gelen bendenizi Annem-Babam okula gönderme denemesinde bulunmuşlar, ancak bu hamle başarısızlıkla (veya başarıyla??) sonuçlanmış. Ana okuluna gittiğimizde, kız ve oğlan çocuklarını ayrı ayrı oturtup kızların da başını kapattıklarını görünce ben çok rahatsız olmuş ve ağlamaya, bağırmaya başlamışım. Öğretmen karşısında mahçup olan Annem-Babam’a, ‘Şah Zamanı’ndan kalan daha ‘laik’ bir hayat görüşüne sahip olan öğretmen, “önemli değil, çocuğu zorlamayın” demiş. O öğretmeni hiç hatırlamasam da minnettarım diyebilirim. Bir başka benzer anı, sokakta yürürken yanından geçtiğimiz, annesinin yanında yürüyen ve benden üç-dört yaş büyük olacak çarşaflı bir kızın, güzel, ela, fakat kınama ve hiddet dolu gözleriyle fırlattığı bakıştı.. Bayağı ürpermiştim. Sanırım o kız adına üzülmüş, ve “iyi ki ben buralı değilim, onun yaşında böyle kapanmaya mecbur olmayacağım” diye aklımdan geçirmiştim..

Bunun dışında Tebriz’den çıkışları hatırlıyorum, iki adet araba yolculuğu, ikisinde de iki aile tıklım tıklım doldurmuşuz arabayı (veya birden fazla araba konvoyu muydu acaba..). İlki, tatil için Hazar Denizi’ne yapılan bir yolculuktu, kardan dolayı mahsur kaldık ve küçük bir kasabada gecelemek zorunda kaldık. Otel odasındaki yatak çarşaflarının çok kirli olduğunu hatırlıyorum (ya da bu Annemin şikayeti olup ben onu içselleştirmiş olabilirim). İkincisi ise Türkiye’ye temelli dönüşümüzdü, yolda Ağrı Dağı’nı geçmiştik, tepesi bir bulut tarafından kesikti. Aklımda üçgen şekilli olması gereken dağın trapezoid şeklinde kalması bende bir kafa karışıklığı ve yanlışlık hissi uyandırmıştı. Sonra o uzun araba yolculuğunun sonunda, sabahın köründe Annemin beni neşeyle uyandırıp “Ankara’ya geldik!!” diye müjdeleyişine, Sıhhiye Meydanı’ndaki dev geyik heykelinin (Sıhhiye Meydanı’ndaki Hitit Güneş Kursu Anıtı) eşlik ettiğini hatırlıyorum. Ankara’ya ait ilk anımın bu Güneş Heykeli olması hep hoşuma gitmiştir.

İzmir, 1981-82 (1 yıl): Patates kızlar ve ipekböcekleri
Bu sene, Annemin ve Babamın Türkiye’de olmayışı nedeniyle bize İzmir’de Anneannemler baktı. Benim ilkokula başladığım seneydi, Yusuf Rıza İlkokulu’nda, Belma Deriner öğretmenle. Büyülü isimlerden biri daha. Simsiyah, gür ve uzun saçlarını ve güleç bakışını hatırlıyorum bir tek.

Teneffüste okulun bahçesindeki dev ağacın altında durunca üstümüze ipekböcekleri düşer ve derimizi yakardı.

Bu sene sayesinde Türkçe okuma- yazma konusunda iyi bir temel atılmış oldu diyebilirim. Öğretim çağlarının başında uzun süre yabancı okullara giden diplomat çocuğu arkadaşların bazılarında yazılı Türkçe’ye hakimiyetin sorun olduğunu gözlemledim. Ben dahil hemen hemen bütün diplomat çocuklarının Türkçe deyim ve özdeyişlerde komik hatalar yaptığını farkediyorum. O kadar ki, yıllar sonra Ankara’daki ilk ciddi işimdeki arkadaşlar bana oradaki ilk doğum günümde bir Türk Atasözleri Sözlüğü almıştı!

Anneannemin eğitimime önemli bir emeği geçti; sanırım gençlik yıllarında Kız Olgunlaşma Enstitüsü’nde öğretmenlik yapmış olmasının bir avantajı vardı. Ödevlerimde yardım etmesinin yanısıra, ilk resim dersimi de ondan almışımdır. ‘Patates kız’ çizerdik, patatesten bir baş, patatesten bir gövde, kollar, bacaklar, ayaklar… Çok az bir parça Fransızca bile öğrettiğini hatırlıyorum, “après la pluie, il fait beau” cümlesini tekrarladığımızı mesela.. Beni ayrıca baleye de göndermişlerdi, Anneannemin (Naciye) ve Dedemin (Kemal) Alsancak’taki evine yakın bir yerdeydi, yıl sonu müsameresinde hepimizin kucağında taşıdığı oyuncak bebeklerden benimkisinin saçı ve başlığı kayıptı, kel kalan bebeğin başını elimle-kolumla kapatıp saklamaya çalışmıştım, büyük bir endişeyle (!).

Roma, 1982-83 (1 yıl): Yılanlar, ahtapotlar ve Lady Oscar

Roma’da geçirdiğimiz yılın benim için birtakım güzel şehir manzaraları ve birtakım kokoş İtalyan bebeleri bir kenara bırakılırsa, esas anlamı, İngilizce öğrendiğim ilk yer olmasıydı. Emine ile gittiğimiz, Roma’nın şık bir mahallesindeki ‘Monti Parioli English School’, şehirdeki iki-üç adet İngilizce tedrisatlı okul arasından Anne-Babamızın en uygun bulduğu seçenek idi sanırım. İkinci sınıf öğretmenimiz olan tatlı huylu İngiliz Miss Hulme’dan ‘İngiliz İngilizcesi’nin temellerini aldım. Okuldaki ilk günümü hatırlıyorum: duvarda ilk harfleri alfabeye göre dizilmiş hayvan, bitki vb. resimleri vardı, ve Miss Hulme bana birkaç tanesini söyleyip tekrarlatarak İngilizceye hızlı bir giriş yapmamı sağlamıştı. O ilk söylediğim kelimelerden hatırladığım sadece ‘octopus’ (ahtapot) kelimesi.

Zannedersem bu okul bir Katolik müessesesiydi, ve her gün kantinin uzun masalarında öğle yemeğine oturduğumuzda, herkes avuçlarını birbirine bitiştirip dua ederdi. Kısa bir süre sonra, evde bir akşam yemekten önce ben yine bu şekilde dua etmeye kalkıştım. Annem-Babam doğal olarak şaşakaldılar ve olayı sorgulamaya giriştiler. Böylece Babaannemin beni yaz tatillerinde bir-iki temel dua öğreterek ve beni solaklığımdan vazgeçirerek ‘iyi Müslüman’ olarak yetiştirme çabalarından (ki özellikle ikincisinde hiç başarılı olamadı..) sonraki ilk ‘din dersimi’ almış olabilirim. Daha doğrusu, Müslümanların neden ve nasıl Hristiyanlardan farklı şekilde dua ettiklerini öğrendim diyelim. Şimdi bu bilgiyle ne yapmam bekleniyordu? Onu uygulamak tabi! Yani gidip okulda düzinelerce Hristiyan gibi dua eden çocuğun arasında Müslüman gibi dua etmek, ne var yani? (!) Bu müthiş zor görevi gerçekleştirmem bütün yılımı aldı diyebilirim. Her gün, Hristiyan usulü kapalı duran ellerim biraz daha (birkaç milimetre kadar) açılırdı, ve nihayet, yıl sonuna doğru bir öğlen vakti, avuç içlerim tamamen göğe bakar halde dua seansına katılmış bulduk bendenizi. Etrafımdaki birkaç çocuk bana garip garip baktı, ama ben hiç bozuntuya vermedim. Herhalde tüm yıl bunun psikolojik hazırlığını da yapmış olsam gerek!..

Evdeki akşamların bir başka konusu, Emine ile benim bayılarak izlediğimiz ünlü çizgi film, Lady Oscar ile saat 8’deki haberleri başka bir kanalda ancak evdeki tek televizyonda izlemek isteyen Babamla giriştiğimiz mücadele ve pazarlıklardı. Genelde o kazanırdı ama bazen çok ısrar ettiğimizde Lady Oscar’ımıza kavuşurduk. Tabi o zamanların teknolojisiyle daha fazlasını beklememiz pek mümkün değildi.

Okulumuzun şık bir mahallede olduğundan ve kokoş İtalyan bebelerinden bahsetmiştik. Bu zengin aile çocuğu sınıf arkadaşlarımdan biri olan Giorgio Bulgari’nin evinde bir kostümlü baloya, Türk köylü kızı kostümüyle (sanırım İzmir’deki yıldan kalma folklor kıyafetlerimi oluşturan şalvarım, tülbentim, işlemeli kadife yeleğim, kulağımın üstünde de kırmızı karanfilim vb.den oluşuyordu) sükse yapmıştım! Yıllar sonra Giorgio’nun bir arkadaşı olan Maurizio diye bir çocukla Londra’da bir taksi paylaşmamız gerekmişti, o sırada benimle olan (ve üstelik Roma’da tanıştığımız, kendisi de diplomat çocuğu olan) arkadaşım Yonca Moralı ile, ve ortak bağlantımızı keşfedince çok şaşırmıştık. Başka benzer partiler de verilirdi, Alessandra adlı kızın uçsuz bucaksız bahçeleri olan villasındaki davet bayağı unutulmazdı, Giaccomo’nun evindeki partide ise İtalyanca konuşamadığım ve oynanan oyuna katılamadığım için beni bir odada resim yapmak üzere rahat bıraktılar, halimden oldukça da memnundum.

Roma’daki okulda ‘ilk aşkım’ (!) Giuliano ile ‘süt saatinde’ tepside gelen farklı cam bardaklardan en süslü bardağı ona vermem, ve toplu sınıf fotoğrafı çekiminde yan yana oturmamız gibi masumane şeyler yaptığımızı hatırlıyorum.. Kuzeni Falco ile ikisinden birinin annesi olan bir İtalyan hanımla bizim eve ziyarete gelmişlerdi ve bana çok güzel bir kolye hediye etmişlerdi; o kolye hala duruyor ve bir süre kullanıldıktan sonra evde dekoratif bir objeye dönüştü. Geçmişte bu kadar geriye giden hediyelerin olması, hayatta beni hala şaşırtan şeylerden biri..

İtalya yılından kalan anıların bir başka teması ise hayvanlar alemi oldu.. Bir Pazar günü Roma’daki Safari Park’a gitmiştik, kırmızı minnoş Fiat arabamıza ailecek doluşmuşuz, süren Annem.. Pembe popolu babunlar, pencere camını salyasıyla yıkayan develer ve envai çeşit başka hayvanla muhabbete girdikten sonra, park çıkışından kısa bir mesafe önce arabamız bozulmaz mı? Bir şekilde herhangi bir hayvan bize sataşmadan arabadan yayan çıkıp park girişine gidebilmiştik, Annem ise orada bıraktığımız arabanın geri alınması ve tamiriyle ertesi hafta içinde uğraşmak zorunda kalmıştı.

Benim için daha travmatik olan olay ise, bir başka gün hayvanat bahçesinde ‘Yılanlı Ev’ olan özel kapalı binada geçirdiğim dakikalar oldu. Herhalde Tayland yıllarından kalma olacak, yılanlara özel bir ilgim vardı, ve Yılanlı Ev’in sıcak, loş iç mekanında, bir koridorun sağında ve solunda sıralanan akvaryumlara teker teker bakıyor, içlerinde yatan küçük ve renkli yılanları dikkatle inceliyordum. Bu yılanların bir kısmı sadece yatmıyordu, biraz hareket edip kutularında dolanıyordu, hatta birisi ben bakarken hızla ön cama tırmandı, sanki benim üstüme sıçrayacakmış gibi geldi. O akvaryumdan uzaklaşayım derken kendimi karşıdaki akvaryuma dayalı buldum, oradaki yılandan da korkup geri atladım, fakat her yerim yılanlı kutularla sarılıydı, ve ben zar zor o karanlık koridorun sonuna ve bina çıkışına doğru yönlenmeyi akıl edip son sürat koşmaya başladım. O gün, uzun süre sürecek yılan fobimin başlangıcı oldu!

Genel olarak bakıldığında, İtalya yılı aklımda hep tatlı bir izlenim bırakmıştır. İtalya’nın görsel ve yaşam estetiği, hayatta ‘dolce vita’ ve ‘zarafet’ standartlarımı belirleyen imgeler oldu diyebilirim. Bu estetik kültürünü Annem de çok takdir etmiş olmalı ki, İtalyanların ünlü ayakkabılarından birçok çift almış ve giymiştir. Annemle sıcak bir günün uzun saatleri boyunca indirimdeki ayakkabı mağazalarının birinden ötekine sürüklendiğimi, kendisine çabuk bitirmesi ve mola vermemiz gibi isteklerimi yakararak ilettiğimi, ancak pek de başarılı olamadığımı hatırlıyorum.

O yıllardan hala tedavülde olan bir başka suvenir, Anna Oxa kasetleridir. Aile geçmişinin biraz karışık olduğunu sonra öğrendiğim bu ünlü şarkıcının, kalbimize çok yakın lirik parçaları vardır, hala dinlenir. Mesela “un’emozione da poco”…